• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
    • Mui Ne
    • Vietnam
    • Machupicchu
    • Peru
    • Perito Moreno Buzulu - Patagonya
    • Arjantin
    • Taman Negara
    • Malezya
    • Amazonlar
    • Güney Amerika
    • Kukulkan Piramidi
    • Meksika
    • Kathmandu
    • Nepal
    • Java Adası
    • Endonezya
    • Annapurna Ana Kamp
    • Himalayalar, Nepal
    • Ha Long Bay
    • Vietnam
    • Uyuni Tuz Çölü
    • Bolivya
    • Batu Cave
    • Malezya
    • Barcelona
    • İspanya
    • Boracay
    • Filipinler Boracay
    • Sky Mirror
    • Malezya



İnsan kısa sürede neleri keşfedebilir? Yol aldıkça kendini, kültürünü, unuttuklarını,

belki de sadece
keşfetmenin hazzını...


Eğer kendini arıyorsan yönünü dağlara çevir, dağlarda gözlerini kapat, kulaklarınla
gör. Ağaçların fısıltılarını, böceklerin seslerini dinle. Binlerce yıllık uygarlıkların izini sür.
Keşif yolculuğu için yoldan çıkmaya hazır ol!
 Melih Eriş

.................................................
GEZİ YAZILARIM

Melih Eriş ile geziler PRONTOTOUR AC Seyahat Acentesi işbirliği ile gerçekleştirilmektedir.


MELİH ERİŞ REHBERLİĞİNDE GEZİLER
GÜNEYDOĞU ASYA GEZİLERİ











NEPAL GEZİLERİ



4x4 SAFARİ & KAMP GEZİLERİ


TRABZON YAYLALARI - DOĞU KARADENİZ

BAŞ DÖNDÜREN GÜZELLİK



Trabzon, tarihi, kültürü, yaylaları ve çevresi ile zengin bir mozaik sunduğu için burasını klasik Doğu Karadeniz gezisi içinden çıkarıp ayrıca kaleme almak istedim.
 
Trabzon, geçmişten günümüze pek çok ziyaretçisi olmuş, pek çok uygarlığı ve kültürleri barındırmış, bugün bile kendine has bir yapısıyla Türkiye coğrafyasında önemini korumaktadır. Neydi beni buralara çeken? Yaşadığım yöreye baktığımda (İzmir) 1800 km mesafe vardı aramızda. Daha önceleri Karadeniz’in (batı-doğu) tamamına yakınını gezmiştim, fakat burası hep belleğimde kalmıştı.Klasik Doğu Karadeniz gezisi içinde Trabzon’u tam olarak özümsemem ve ruhuma, duygularıma, zihnime kaydetmem mümkün olmamıştı. Bir temmuz ayında çıktım yollara ve rota Trabzon ve çevresi.
 
Trapezus, Tarb-ı Etzun, Batumi (aşağı Batum), Lezki, Tarb-ı Efsun tarihteki isimleri şimdiki Trabzon’un. Türkiye’nin önemli bir coğrafyasında yer alan Trabzon’da geçmişe doğru kısa bir yolculuk yapalım. Pontus Rum İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu ve Osmanlı döneminde eyalet merkezi olmuş, Ortaçağ'da Rum imparatorluğuna başkentlik yapmış kent doğal güzelliklerinin yanı sıra pek çok tarihi yapıyı da içinde barındırmaktadır. Antik çağda Trapezus adıyla anılan çok eski yerleşim yeridir Trabzon. Şimdilerde olduğu gibi geçmişte de halkı çok misafirperverdi. Ksenophon, Anabassis adlı eserinde Trabzonlular’dan şöyle bahseder: “Trapezuslular ordu için pazar kurdular, Yunanlıları iyi karşıladılar. Onlara misafirperverlik gösterdiler, öküz, arpa yemeği ve şarap ikram ettiler”. Trabzon’un direnişi 1453 yılında Konstantinapolis’in Osmanlı İmparatorluğu’na teslim oluşuna kadar sürdü. 1461 yılında da tam teslimiyeti kabul etti. Yavuz Sultan Selim tahta çıkana kadar Trabzon valisi olarak görev yapmış. Kanuni Sultan Süleyman Trabzon’da doğmuş ve Osmanlı zamanında da önemli bir ticaret merkezi olarak ününü devam ettirmiştir. I.Dünya savaşında Rusya egemenliğine dahil olmuş, 1920 yılından sonra tekrar el değiştirmiş ve Türkiye bütünlüğüne dahil edilmiştir. Cumhuriyet ilanı sonrası Trabzon’da yaşayan Rumlar göçe zorlanarak yılarca yaşadıkları bu topraklardan sürgün olmuşlardır.
 
Karadeniz’in incisi Trabzon’u ve çevresini gezmeye başlayalım. Doğu Karadeniz şehirlerinin hemen hemen hepsi deniz kenarında ve dağlara doğru yerleşim merkezleri oluşturmuşlardır. Sahil kesimi çok dar olan Doğu Karadeniz de dağlar denize dik olarak inerler ve yerleşim yeri için düzlük alan bırakmazlar. Trabzon’da Ziyaret Dağlarının eteklerine ve sırtlarına kurulmuş bir şehirdir.
 
Trabzon’a daha önceleri karayolu ile gitmiştim, şimdi uçak yolculuğunu tercih ettim. Trabzon havaalanı hemen denizin kıyısına kurulmuş ve uçakların iniş esnasında Karadeniz üzerinden piste iniş yapıyorlar. Sanki denize iniyorsunuz gibi bir his yaratıyor. Evet o zaman da yemyeşildi şimdi de öyle. Hiç değişmeyen bir özelliği bu Trabzon’un. Arkadaşım havalından alıyor beni ve Trabzon’u dönüşte gezeriz diye hemen yaylalara doğru yol almaya başladık. Rota Maçka…
 
MAÇKA (LİŞER YAYLASI-ÖRNEKALAN)
Trabzon’un en büyük içlerinden biri olan Maçka (İki dağ arasındaki düz yer), Değirmen deresi vadisinde küçük bir düzlük alanda merkez ve iki bin metreye varan eğimli ve dik yamaçlarla kurulu köylerden oluşmaktadır. Trabzon ve civarında oldukça fazla yayla bulunmaktadır. Bunların hepsini gezemedim ama ilk olarak Maçka civarındakilerden başladım. Lişer yaylasına doğru ana yoldan ayrılarak 20 km’lik bir dağ yolunu takip ederek ulaşabiliyoruz. Her yıl 7 Temmuz’da Lişer Yaylasında yapılan “Soğuksu Şenlikleri” ne yetiştik. Etrafı sis kaplamış durumda, önümü görmekte zorlanıyorum. Sislerin arasından gelen müziğe doğru yönleniyorum. Horon çalınıyordu ve yaklaştığımda halk büyük bir çember oluşturmuş ve hep birlikte horon tepiyorlardı. Müziğin hareketliliği sizi de çembere doğru yaklaştırıyor ve bir anda ben de horon tepenlerle birlikte aynı çemberdeyim. Nasıl oldu anlayamadım. Sis biraz dağılmaya başladığında, etraf ana baba günü, iğne atsan yere düşmez durumunda. Bir hafta bu eğlence devam ediyormuş. Bu şenliklerde civar köylerden gelen halkın yöresel yemekleri, dansları ve sattığı elişi ürünleri, yerel müzikleri ile tanışma fırsatı yakalıyorum. İlk önce karnımı doyurmak ve yerel tatları, yöre mutfağını denemek istiyorum. Tabi ki benim yiyebileceğim bir şeyler baktım. Mıhlamadan (kuymak) çok bahsetmişlerdi. Şimdi tama fırsatı buluyorum. Harika! Mısır unu, sıcak su, telveren peyniri, Trabzon koleti peyniri ve tulum peyniri bir arada pişirilerek yapılıyor. Bir de Laz böreğini tattım.Yaylada eğlence tüm coşkuyla devam ediyor, etrafı gözlemliyorum.
 
Değişik lisanlar, değişik kültürler bir arada bu şenliklerde bir araya geliyorlar. Orada yaptığım kısa sohbetlerde, yöre halkının Laz (Megrel), Gürcü, Abhaz kökenli insanlardan oluştuğunu farklı lehçelerden farklı lisanlar konuştuğunu gözlemliyorum. Bugüne kadar hiç duymadığım Lazca’yı da hafızama kaydediyorum. Bir bilgi daha öğreniyorum. Tarihte Lazika krallığının egemenliği altında yaşayan Laz ve Megrel toplulukları, Osmanlı topraklarına dahil edildikten sonra Müslümanlığı kabul edenlere Laz, Hıristiyanlığı kabul edenlere ise Megrel olarak adlandırmışlar. Bu topluluklar günümüzde bu topraklarda bir arada yaşamayı sürdürmektedirler. Lazca’dan bir dörtlük: Jur kva oşkenda vore (iki taş arasındayım). Do vibğer vimka vimka (dökülüyorum öğüle öğüle). Aşkva va mevuxondu (artık fazla yaşayamam). Bgurure m3ika m3ika (ölürüm yavaş yavaş).
 
Rumca, Lazca, Rusca, Ermenice ve Farsçadan çok sayıda ödünç kelime içeren Trabzon Türkçesi kendi içinde birkaç diyalekt içermekte ve Kafkas gırtlağının izlerini taşımaktadır. Trabzon-Rize ağzı özellikle alışılmadık ünsüz değişimleri ile Anadolu Türkçesinden derin farklılıklar içermektedir. Tarih boyunca Laz olarak adlandırılan halk, Rum ya da Osmanlı/Türk olsun, yaylacılık teknikleri, yaşam tarzı, köy mimarisi ve folklorik açıdan Anadolu köylüsünden net çizgilerle ayrılmakta ve Kafkasya halklarıyla (Laz, Megrel, Oset, Gürcü, Abhaz vs.) benzerlik göstermektedir.
 
Yöre halkı çok içten ve misafirperver, sizleri bir gecede olsa buyur etmek istiyorlar. Sohbetleri çok güzel ve akıcı. Hiç sıkılmadan saatlerce kültür alışverişinde bulunabilirsiniz. Okuma yazma oranı çok yüksek (%98). Yapacak çok fazla şeyimiz yok diyor halk ve ekliyorlar: “ deniz yok, dağların arasında kalmış bu alanda tarım yok, hayvancılığı ancak hobi olarak yapabilirsiniz”. Bu sebeple yöre halkı kendini okumaya vermiş. En okumayan öğretmen çıkarmış buralarda.
 
Maçka’nın bulunduğu bölgenin konumu doğuyu denize bağlayan bir köprü durumundadır. O dönemlerde en elverişli geçit Zigana yöresidir. Dere boyları geçit verecek nitelikte değildir. Bu nedenle komşu topluluklarla olan ilişkilerin çoğu yaylalarda sağlanmıştır. Maçka bölgesinde Karaptal (Kara Abdal) denen bir yer vardır. Yaz aylarında orada özel törenler düzenleniyor (bu törenlere yetişemedik). Lişer Yaylasından başka bir rota kullanarak, orman yollarından Maçka’ya doğru yol alıyorum. Biraz da altımdaki 4x4 araca güvenerek. Maçka yakınlarında Azeri Kafkaslarının yerleşmiş olduğu Örnekalan köyünde bir çay molası veriyorum.
 
Örnekalan köyü sakinlerinin Kafkaslardaki Türk boylarından olduğunu düşündürecek pek çok geleneksel adetler var. Ayrıca köyde ve çevresindeki yaşam yerlerinde dedelerin babalarına yani atalarına “Kurt dede” denilmektedir. Ergenekon Türk efsanesinde bilindiği gibi atalarımızın Demir dağı bir kurdun yol göstericiliğinde delerek etrafa yayıldıkları şeklinde bir inanış vardır. İşte bu köyde ve çevresinde 2-3 nesil büyüklerine "Kurt dede" denilmesi bu efsanenin izlerinin bu köyde yaşadığını göstermektedir. Hava karamaya başladı. Bu akşam Maçka’da arkadaşımın ayarladığı bir otelde konaklıyorum. Akşam yöresel yemeklerden tatma fırsatını tekrar yakalıyorum (karalahana ve pazı dolması).
 
MAÇKA (PAPARZA YAYLASI-VAZELON MANASTIRI)
Sabah erkenden tekrar Maçka civarını gezmek için yola koyuluyorum. Maçka’dan Gümüşhane yolunu takip ederek Boğaç Kanyonu boyunca sapmış olduğum nefes kesen manzaralar eşliğinde toprak yollardan ilerleyerek, Paparza yaylasına varıyorum. Yükseldikçe ormanların yerlerini yemyeşil dümdüz yaylalara bıraktığını gözlemliyorum. 2000 metrenin üzerindeki dağ zirvelerini aştıktan sonra bu kadar düz alanların olması Karadeniz insanının çeşitliliği burada doğasına yansımış durumda. Her an farklı tabiat örtüsü insanı büyülüyor. Ey güzel memleketim dedirten cinsten manzaralar. Dümdüz olan Paparza yaylası dün gittiğim Lişer yaylasına göre oldukça sakin. Etrafta tipik Karadeniz köyleri ve insanları var. Hayvancılık yapıyorlar, bizden hiç rahatsız bile olmuyorlar. Belli ki alışıklar buralarda yabancı insanlara. Dağlara doğru bakmaya başladığımda, beyaz tepeleri ile karşımda Kaçkarlar duruyordu. Yemyeşil doğanın kollarına kendimi bırakıp sere serpe yayıldım hayvanlar gibi otlaklara.
 
Biraz dinlenmek ve hissetmek iyi gelmişti, yol boyunca birçok yayladan geçerek eskiden önemli bir durak olan Hamsiköy’e varıyorum. Burada kuru fasulye ve dolmaları mideye bir bir afiyetle indirdikten sonra yoluma devam ediyorum. Farklı orman yollarından geri dönüp eski İpek Yolu ve Xenephon’un Onbirleri’ne yer vermiş Zigana Geçidi yolunu takip ederek Maçka’ya 14 km uzaklıkta çam ormanları arasında yer alan Vazelon (Yahya) Manastırına varıyorum. Bu manastır da Sümela Tapınağı gibi dağdaki kayalara oyularak yapılmış. Etkileyici bir görünümü var, uzaktan görülmesi mümkün olmayan ancak ağaçların arasından ilerleyerek yamacın üzerine kurulu bu manastırı görebilirsiniz. Vazelon manastırına Maçka ilçesini 14 km. geçtikten sonra sağa 3 km.lik stabilize bir yolla ulaşılır. Köprü yanı köyü sınırları içersinde bulunan bu manastırın vadisinde özel sektör eli ile işletilen alabalık çiftliği ve restoranı bulunmaktadır.
 
Vazelon ismini, kurulmuş olduğu "Zabulon Dağ'ından" aldığı görüşü kuvvetli ihtimaldir. Manastırın ıssız sakin yerde seçilmesi, o'na daha kutsal bir hava verilmek istenmesindendir. Çoğu araştırmacı, yapının tarihini kesin olarak vermemekle birlikte, bazıları ilk inşa tarihini M.S.270, bazıları ise M.S.317 olarak belirtir. Manastır, Yahya peygambere adanmıştır. İlk kuruluşu ile bugüne kadar çeşitli değişiklikler geçirdiği kesindir. St.Luka’nın yaptığı rivayet olunan tabloyu da beraberlerinde alarak yola çıkıyorlar, deniz yoluyla Trabzon'a gelip, Karadağ’ın sarp yamacında kiliseyi kurmak için karar kılıyorlar ve Theodosios devrinde (375-395) ilk kaya kilisesini kurarlar. Bu tarih, manastırın kesin kuruluş tarihi değilse de bahsedilen tarihler arasında yapıldığı sanılıyor.
 
527-565 yılları arasında Jüstinyen tarafından tamir ettirilmiştir. 644 yılının şubat ayında hücreler tamamen tamir edilip kütüphanesi zenginleştirilmiştir. 702 yılı ile onu izleyen yıllar içinde esaslı şekilde yenilenmiştir. Vazelon manastırı 13.yy.dan 20.yy.a kadar Maçka'nın ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında etkinliğini sürdürmüştür. 14.yy.da sahip olduğu arazi ve geliri 1890 yılına kadar yirmi köyde devam etmiştir. Vazelon manastırı vaktiyle bölgede bulunan manastırların en yetkilisi ve en zengini durumunda imiş. Bir rivayete göre Vazelon geliri ile bir Sumela manastırı daha yapılabilirmiş. Manastır 19.yy.da etraflıca onarılmıştır. Binaya batı kısmındaki merdivenle girilmektedir. Merdiven basamakları kırık olduğundan, yukarı çıkarken dikkatli olmanız gerekmektedir. Bina 1923 yılında terk edilmiştir. Çevrenize baktığınızda floranın ne kadar zengin olduğunu gözlemleyebiliyorsunuz. Buralar tam olarak gizli kalmış cennet bahçeleri sanki…
 
Bir günün daha sonuna gelmiştim. Maçka’ya doğru yol almaya başladığımda artık hava kararmıştı. Ertesi sabah yerel kahvaltı sonrası, yeni yerleri keşfedeceğim uzun bir gün için erken otelimden ayrılıp, yol almaya başlıyorum.
 
SANTA HARABELERİ-SÜMELA TAPINAĞI
Maçka-Trabzon-Arsin güzergahını izleyerek Yanbolu ırmağının Karadeniz’e döküldüğü noktadan itibaren ırmak boyunca orman yollarından ilerliyorum. Yaz ayı olmasına rağmen suyun şiddetinde sanki hiç azalma olmamışçasına gürül gürül akıyor. Keyifli bir yolculukla güne başlamıştım. Tamamen çam ormanları ile kaplı yolda gökyüzünü görmek mümkün olmuyordu. Bu toprak yol üzerinde bize şelaleler, eski taş köprüler ve dik yamaçlardaki yayla evleri eşlik ediyordu. Nerede olduğunuzu unutturan görüntüler Laz müziği esintileri eşliğinde yolumuza devam ediyorum. Yol üzerinde Demirci köyünde her tarafta sepetlerin asılı olduğunu görünce duruyorum. Nedir bunlar? Köy halkı ile yapılan kısa sohbetlerde hemen durum anlaşılıyor ve bu köy el yapımı sepetleri ile meşhurmuş. Hatta Akif dede bize nasıl yapıldığını gösteren bir sepet imal ediveriyor hemen. Yoluma devam ediyorum. Yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra Gümüşhane il sınırı içinde olan bugünkü adıyla Dumanlı köyüne, Santa Harabelerine geliyorum. Yol üzerinde köy çocukları yolumuzu kesip defter, kalem, şeker istiyorlar. Bunlar bende yok ama yine de verecek bir şeyler buluyorum bu kırmızı yanaklı çocuklara. Köy kahvesinde demli çaylar eşliğinde her zaman yaptığım gibi köylülerle sohbete dalıyorum, yöre hakkında bilgiler alıyorum.
 
Santa dağların arasında gizli kalmış bir yerleşim yeri. Ulaşımın zorluğundan dolayı şimdiye kadar gün ışığına çıkmayan ortaçağ yerleşmesi Santa şehrinin harabeleri oldukça ilgi çekici. Etrafta bulunan 300 kadar evde yaylaya göçenler kısa süreli konaklıyor. Ama çoğu ıssız. Bu bölgeye Türk turistlerin dışında bir de Rumlar çok rağbet gösteriyormuş.
 
TURKUAZ RENGİNİ ASIRLARDIR KORUYAN KİLİSE
Eski bir Rum yerleşim yeri olan Santa, Yanbolu Deresi'nin üç ayrı yamacına kurulmuş. Merkez Piştoflu olmak üzere, Binatlı, İşhanlı, Zerzili, Çakallı, Zincanlı, Zurnacılı adıyla 7 mahallesi var. Merkez Mahalle'de iki olmak üzere 8 kilise bulunuyor. Bunlardan biri de turkuaz renkli taşlarla yapılan İşhanlı Mahallesi'ndeki St. Kyriake Kilisesi. Aradan yüzyıllar geçmesine ve 1500 m. rakımdaki hava koşullarına rağmen hala renginin canlılığını koruyor. Mahallerin birbirinden uzaklığı birkaç kilometreyi geçmiyor.
 
Santa Harabeleri, sahile 50 kilometre, Çakırgöl'e 15 kilometre mesafede. Hem sahilden Trabzon'un Arsin İlçesi'nden ulaşılabiliyor hem de Gümüşhane yoluyla. Önce Sümela'yı gezen, Çakırgöl'e uğrayanlar Santa üzerinden daire çizerek yeniden Trabzon'a dönebiliyorlar. İlk yerleşmelerin ortaçağda başladığı Santa eski bir Rum şehri. 19. yüzyılda en parlak dönemini yaşamış. 1400- 1500m yükseklikte Yanbolu Deresi'nin doğduğu üç yamaçta yedi mahalle olarak kurulmuş. Sekiz kilisesi var. Rum taş işçiliğinin güzel örneklerini oluşturan evlerden bugüne yaklaşık 300 tanesi kalmış. İki katlı evlerden Merkez mahalle olan Piştoflu'dakilerin alt katı aynı zamanda mağaza olarak kullanılmış. Santa'da demircilik ve gümüşçülük önemli bir sanat olmuş. Kiremitçilik, taşçılık, terzicilik yapmışlar. Santa'nın üstünde Gümüşki yaylası var. Burası adını eski bir gümüş madeninden almış. Hala küçük çapta gümüş madeni parçalarına rastlanıyor.
 
Santa'da 8 kiliseden bugüne kadar 5'i gelebilmiş. Sağlam kalmış gezilebilecek yerleri ve görüntüleri karelerime ekledikten sonra, Çakırgöl üzerinden Sümela Manastırına doğru yol alıyorum. Yüksek yaylaları ve Meryamana deresini takip ederek Sümela vadisine geliyorum. Bu arada yüksek yaylalardan geçerken kar kalıntılarına da rastlamak mümkün oluyor. Sümela vadisine geldiğimde manastır tüm asaleti ile ağaçlar arsından kendini göstermeye başlıyor. Buraya yıllar öncesinde gelmiştim, fakat hava çok sisli ve yağmurlu olduğu için etrafın güzelliklerini görme şansım olmamıştı. Normal araçların kullanmadığı bir yoldan Sümela manastırının otoparkına geliyorum. Hava muhteşem, akşamüstü, zamanlamam çok iyi. Tırmanmaya başlayacağım bu heybetli yamaçlara doğru. Nasıl oldu anlamadım ama bir anda zirvedeyim. Şimdi ben aşağıya doğru kuş bakışı bakıyorum. Kendini bırakası geliyor insanın vadinin engin görünüşüne.
 
SÜMELA MANASTIRI, Trabzon'un Maçka ilçesinin güneyinde Karadağ’ın bir tepesinin yamacına yapılmış olan manastıra halk tarafından Meryemana manastırı denilir. Meryemana adına kurulan bu manastırın, gerekçe "SUMELA" adının esasını, kara-siyah karanlık anlamına gelen Melas kelimesinden aldığı söylenir. Semavi Eyice'ye göre;"evvelce burada saygı gören siyah Meryem tasvirinden Sumela adını aldığı ve bu dağın adı da manastırdan dolayı Oros Mela-Karadağ olduğu "kabul edilir.
 
Sumela Manastırının kuruluşu efsaneye göre: iki Atina'lı Barbabas ile yeğeni Sophronios rüyalarında Hz. Meryem'i görmüşler, rüyada Meryem onlara bir manastır yaptırmalarını ve yerini, nasıl gideceklerini tarif etmiştir. Bu tarihler ve efsaneler bir tarafa bırakılacak olursa, manastırın tarihini Trabzon komnenosları devrinden sonra incelemek mümkündür. Trabzon komnenoslarından III. Alexios burasını yeni bir tesis halinde 1360 yılında inşa ettirerek 17 metre yüksekliğinde, 40 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde 72 odalı bir tesis yaptırmıştır. Trabzon kralları bu manastıra vermiş oldukları hediye ve haklarla, halkın desteğini sağlamışlardır.
 
Trabzon, Türkler tarafından alındıktan sonra, Osmanlı sultanları bu manastırın haklarına dokunmamışlardır. Manastıra Yavuz I.Selim (1512-1520) iki şamdan armağan etmiştir. Ayrıca Trabzon fatihi II. Mehmed’in de manastırın haklarını tanıdığını bildiren bir fermanı muhafaza ediliyordu. Yine Sultan I. Beyazıt, I. Selim, II. Selim, III. Murat, İbrahim, IV. Mehmet, II. Süleyman, Mustafa ve III. Ahmet tarafından verilmiş fermanların bulunduğu bildirilmektedir.
 
1962 yılında merdivenleri ile kapısı tamir ettirilerek turistlerin ziyaretine elverişli bir duruma getirilmiş olan görkemli yapı görenlerin hayranlığını uyandırmaktadır.1972 yılında ise ören yeri olarak ziyarete açılan yapıya orman içersinden 25-30 dakikalık bir patika yolla ulaşılabildiği gibi manastırın 200 metrelik yakınına küçük vasıtalarla da ulaşılabilir.
 
Trabzon'un turizminde önemli bir yer tutan Sumela Manastırını kente gelen herkesin mutlaka gezmesi gereklidir diye düşünüyorum. Sümela manastırını ziyaret ettikten sonra başka bir şey yapmak gelmiyor içimden ve Maçka’ya doğru yol almaya başlıyorum.
 
Kızlar Manastırı (Panaghia-Theoskepastu), Boztepe'nin yamacında şehre hâkim bir mevkide kurulmuştur. İki teras üzerine kayanın işlenerek inşa edilmesi nedeni ile çatısı kayadan oluşturulan manastır adını da "Tanrının Örttüğü” (Theoskepatsu) bu özelliğinden almıştır. Kent merkezinde ayakta kalan tek manastırdır. Manastır 14. yüzyılda (1349-1390) 3. Aleksios tarafından yaptırılmıştır. 18. ve 19. yy’da ilaveler yapılarak ve onarılarak son şeklini 19. yüzyılda almıştır. İlk olarak güneyde içinde kutsal su bulunan Kaya kilisesi ve onun girişindeki Şapel ve birkaç hücreden ibaretti. Kaya kilisesinin içerisinde kitabeler ve 3.Aleksios, karısı Theodora ve annesi İrene'nin portreleri yer almaktadır. Daha sonra 19. yüzyılda manastırın başpapazı Konstantions (1893-1906) adına yaptırılan kilise ve ona ait mezar ile yine 19. yüzyılda yapılan öğrenci ve misafir odaları mevcuttur. 19. yüzyıldan sonra kompleksi tamamlayan bir avlu etrafında sıralanan yapılar; Ana kaya kilisesine bitişik hizmet binaları, hücreler, öğrenci odaları, çan kulesi, daha geç bir devre ait ikinci bir kilise ve en dıştaki misafir odalarıdır. 1923 yılına kadar kullanılan manastır, daha sonra terk edilmiştir.
 
Atatürk Köşkü, Trabzon'un mesire yerlerinden biri olan Soğuksu semtinde Trabzonlu bankerlerden Konstantin Kabayanidis'in yazlık konutu olarak 1890 tarihinde yapılmıştır.1923 yılında hazineye intikal eden köşk, 15 Eylül 1924 tarihinde Trabzon'a yaptığı ilk ziyarette Atatürk tarafından gezilmiş ve çok beğenilmiştir. Bunun üzerine köşk, Trabzonluların bir armağanı olarak Atatürk adına temlik ettirilmiştir.
 
Bu zamana kadar birçok kaynakta yazıldığının aksine yalnızca 10-12 Haziran 1937 tarihinde Trabzon'a yaptıkları son ziyarette burada konaklayan Atatürk, Cumhuriyet tarihimiz açısından son derece önemli bir kararı burada vererek mal varlığını hazineye bağışlama kararını burada almış ve bir telgrafla Başbakan İnönü'ye iletmiştir.
 
Atatürk’ün ölümü üzerine kardeşi Makbule Hanım'a intikal eden köşk, Trabzon Belediyesi tarafından 6.4.1943 tarihinde satın alınarak Atatürk Müzesi olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır.
 
Avrupa mimarisinin izlerini taşıyan köşk, dört katlı kargir bir yapıdır. Cephe özellikleri ve mekan düzeni, dönemin Avrupa mimarisinin özelliklerini taşır. Giriş katında Atatürk'ün dinlenme odası, yemek odası ve misafir odası bulunmaktadır. I. katta ise Atatürk'ün yatak odası, yaver ve muhafız odası mevcuttur. Ahşap merdivenlerle çıkılan 2. katta ise bir salona açılan iki büyük oda bulunmaktadır. Bunlardan birisi yatak odası, diğeri ise toplantı odasıdır. Salonun duvarında, Atatürk'ün üzerinde çizimler yaparak Dersim Harekatını izlediği harita asılıdır. Üçüncü katta depo olarak kullanılan odalar mevcuttur. Bodrum katta ise, kalorifer teşkilatı bulunmaktadır.
 
Cephanelik: 25 m. yüksekliğinde iç içe yer alan kalın duvarlı iki dairevi kuleden oluşan binanın, 1877 yılında cephanelik olarak kullanıldığı bilinmektedir. Trabzon'un Ruslar tarafından işgali sırasında (1916-1918) da cephanelik olarak kullanılan yapı, 1918 yılında bir patlamayla hasar görmüştür. Şimdilerde ise özel işletme tarafından restoran olarak hizmet vermektedir.
 
Ayasofya Kilisesi: Kilise bölgenin son Bizans devri yapılarının en önemlilerindendir. III. Murat zamanında ve 1670 yılında Beylerbeyi Ali Bey tarafından camiye çevrilen kilise, iyi bir taş işçiliğine sahiptir. Taş süsleme ve fresk bakımından çok zengindir. Kilisede; Adem ile Havva'nın cennetten kovulmaları, tahta oturmuş Meryem, Hz. İsa'nın göğe çıkışı, doğumu, mucizeleri, son akşam yemeği ile cehenneme inişi, vaftiz, İncil yazarlarının sembolleri gibi tasvirler, ayrıca tek başlı kartal, hayali yaratıklar geometrik bitkisel süslemeler ve kuş figürleri bulunmaktadır.
 
Fatih Kulesi: Fatih Kulesi veya Irene Kulesi olarak bilinen ve kitabesi olmadığından hakkında kesin bir bilgi bulunmayan kulenin İmparatoriçe Irene (1340-1341) tarafından Trabzon aristokrasisinin toplantı yeri olarak yaptırıldığı söylenmektedir.
 
UZUNGÖL
Erken saatlerde başladığım Trabzon gezini öğle saatlerinde bitirerek rotamı Trabzon’a 100 km uzaklıkta olan Uzungöl’e çeviriyorum. Karadeniz sahili boyunca ilerleyerek Of ilçesinden Çaykara yönüne sapıyorum. Yemyeşil doğanın arasında yılan kavmi bir yolla ilerliyorum. Büyü bozulmasın istiyorum.
 
Deniz seviyesinden 1090 m. yükseklikte olduğumu gösteriyor altimetre. Dik yamaçları ve muhteşem orman örtüsü ile Alp’lerin güzelliğini bir anda gölgede bırakan cinsten bir ortam sarıveriyor etrafımı. Vadinin ortasında bulunan ve yamaçlardan düşen kayaların Haldizen deresinin önünü kapatmasıyla oluşmuş göl, "Uzungöl" olarak bilinir ve çevreye aynı ad verilmiş. Özellikle yakınındaki Şerah köyünün yöreye uygun tarzda yapılmış eski ahşap evleri, doğanın güzelliğini tamamlar özelliktedir.
 
Etraftan edindiğim bilgilere göre, buralarda yaban hayatı bakımından Uzungöl çevresindeki dağlarda ayı, kurt, yaban keçisi, tilki, kafkas dağ horozu gibi çeşitli hayvan türleri barınmaktadır. Haldizen deresi vadisinde, heyelan sonucu dere yatağının tabii baraj şeklinde kapanması sonucu oluşan göl, çevresindeki ladin ormanları ile çekici bir flora sergilemektedir. Uzungöl’ün mevsimsel özelliklere göre su sathı değişiklikler göstermekte olup genelde boyu 1000 metre, eni 500 metre, derinliği ise 15 metre civarındadır. Gölde alabalık yaşamaktadır. Gölün etrafında dolaşmaya başladığımızda birçok günlük konaklamalar için yapılmış bungalow tarzı yapıların mevcut olduğunu gözlemliyorum. Yerli ve yabancı turistlerin büyük ilgisini çeken Uzungöl, sahip olduğu turistik potansiyeli bakımından çok zengindir. Çevrede trekking, kuş gözlem, botanik amaçlı turların yanı sıra daha yükseklerdeki dağların arasındaki göllere veya yakınlardaki Şekersu, Demirkapı, Yaylaönü gibi diğer yaylalara geziler düzenlenebilmektedir. Güneye doğru uzayıp giden Haldizen deresi vadisi büyük doğa zenginliklerine sahip, Uzungöl'e yaklaşık 10 ile 20 km mesafede dağların yüksekliklerinde yer alan 10' kadar ufak göl yöredeki aktivite zenginliğini arttırmaktadır.
 
Uzungöl'e bugün bile yabancı gruplar gelerek mevcut tesislerde konaklamakta ve güneydeki göllere doğa içinde yürüyüşler yapılmaktadır. Ben konaklama yapmadım ama Uzungöl’ün her yerde görmüş olduğum görüntüsünü hafızama ve karelerime aktardıktan sonra, dönüş yolculuğuna başladım. Tekrar aynı yolu izleyerek Trabzon’a vardım. Trabzon’da deniz kıyısında Balıkçı Dede lokantasında son akşam yemeğini yedikten sonra dönüş için havaalanına bıraktı arkadaşım beni. Kısa fakat uzun bir yolculuğum vardı. Trabzon-İstanbul aktarmalı İzmir’e uçacaktım. Bu sefer akşam saatlerinde havalandım denizin üzerinden. Bir gün tekrar geleceğim umuduyla ayrıldım Trabzon’dan. Hoşçakal Trabzon...
 
Farklı rotalarda, farklı heyecanlarda buluşmak üzere.
 
Hepiniz sevgiyle kalın.
 
Melih Eriş
 

Yorumlar - Yorum Yaz
MELİH ERİŞ WEB SAYFALARI

NEPAL GEZİLERİ

GÜNEYDOĞU
ASYA GEZİLERİ

 4x4 SAFARİ & KAMP GEZİLERİ



GEZGİNİN SEYİR DEFTERİ GRUBUMUZ


TÜRK MÜHRÜ PROJEMİZ

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret179777
Takvim
Site Haritası
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.36725.3887
Euro6.07136.0956